BMÇ Yayınevi | Bizim Mahallenin Çocukları Artikülasyon Bozukluğu
BMÇ YayıncılıkBMÇ Yayıncılık
Bizim Mahallenin Çocukları
Artikülasyon Bozukluğu
BMÇ Yayıncılık

Yazarımız Kenan Aydın'ın Tarihi Konuşması

Artikülasyon Bozukluğu ve Giderilmesi

Sayın dinleyiciler, hoş geldiniz! Bu toplantımızın konusu artikülasyon bozukluğudur. Boğumlanma diyen de vardır ama konuşmanın boğmakla ilgili olduğunu düşünmediğimden ben bu tabiri kullanmıyorum. İlle Türkçe bir karşılık gerekiyorsa bu "ses eksikliği" olabilir. Bu tabir de şahsıma aittir ve giderek de yaygınlaşmaktadır. Şahsım deyince ben kimim ve Türkçe ile ne bağım vardır?

Sakarya ilinin Pamukova ilçesinin İsabalı köyünde dünyaya geldim. İlk ve ortaokulu Alifuatpaşa'da liseyi Adapazarı'nda okudum. 1982 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Sakarya Mühendislik Fakültesinin Makine Bölümünden mezun olarak "makine mühendisi" ünvanını aldım. Aynı yıl Alifuatpaşa-Geyve arasında dolmuş-taksi işleticiliğine başladım. 1984-1985 yıllarında MSB Kocaeli İnşaat Emlak Daire Başkanlığında askerlik hizmetimi yerine getirdim. Ondan sonra Allah bana, yürü ya kulum, dedi ve ben de yürüdüm. 86-89 arasında Isparta ORMA A.Ş., 90-93 arasında Köy Hizmetleri Mardin İl Müdürlüğü, 93-96 arasında Köy Hizmetleri Sakarya İl Müdürlüğü, 96-2001 arasında Köy Hizmetleri Kocaeli İl Müdürlüğü, 2001-2007 arasında Köy Hizmetleri Çankırı İl Müdürlüğünde görev yaptım. 2007'de emekli olarak İzmit'e yerleştim.

Devlet memuru olunca anladım ki haybeye okumuşum. Emrimde çalışan işçiler, benim yedi katı maaşımı aldılar. Bugün bile işçi maaşları, mühendis maaşlarının üzerindedir. Hatta emekli maaşları bile. Ne yapalım, acık daha okuyup işçi olamamışım. Mühendis kafası için çalıştırılır. Karnı aç olanın ise kafası çalışmaz. İşte bu yüzdendir ki ülkemiz bir türlü kalkınma hamlesini gerçekleştirememiştir ve gerçekleştiremeyecektir.

Isparta'da iken şiir yazmaya karar verdim ve Türkçe ile ilgim de böylece başlamış oldu. 2005-2006 tarihlerinde sunuculuk-spikerlik eğitimi aldıktan sonra da Türkçeye bakışım tamamen değişerek ses eksikliğinin giderilmesi konusunda bir yöntem geliştirdim. Bir metot bulunca omuzlarıma yük aldığımı fark ettim. Türkçenin köşesinden şöyle bir kaldırınca bir sürü galat-ı meşhur ile karşılaştım. Anladım ki Türkçeyi bilmiyormuşuz. Bu biz zamirinin içine dil bilimciler de -özellikle- dahildir. Zaman zaman bazıları televizyona çıkarlar ve Türkçenin gramer problemleri olduğunu iddia ederler ama bu problemlerin ne olduğunu söylemezler. Sanki bu problemleri onlar değil halk giderecek. Merak etmesinler, bu halk aydınımsı baskısına rağmen 1000 yıldır Türkçeyi korumuştur; şüphesiz ki problemlerini de giderecektir. İşte o halktan biri karşınızda.

Geçenlerde hemşerimiz bir yazar satılmak üzere romanını getirdi. İlk sayfayı okudum ve yalnızca iki imla hatası olduğunu gördüm. Aklımca kendisini övecektim. Bir iki küçük hata dışında bir kusur bulamadığımı söyledim. Yanındaki hemen atıldı "neymiş o kusurlar" diye sordu. Meğer romanın düzeltmelerini o yapmış. Yaptığını iddia ettiğimin kusur olmadığını, kendisinin Türkçe öğretmeni olduğunu ısrarla vurguladı. Sonra benim kusurlarımı aramaya başladı. Sanki benim hatalarım onun kusurlarını ortadan kaldıracak. "Lappasına Aşktı" romanımın arka kapağında "o söz lappadanak söylenir mi" ifadesi vardır. Bu soru değil mi, diye sordu. İnatçılara bir şey anlatamazsınız; zaten bilenlere de bir şey öğretemezsiniz. Üstelemedim. Şimdi burada birlikte düşünelim. Soru işareti, o cümlenin bittiğini söyler. Sonraki cümleye de büyük harfle başlamak kural gereğidir. Daha ilkokuldayken çocuklarımıza soru işaretinden sonra büyük harfle başlanır diye öğretmiyor muyuz? Bir kere benim cümlem bitmemiştir. Bitti, desek sonraki cümle, tuhaf bir cümle olacaktır. Bu yüzden orada soru işareti, ünlem veya nokta gibi cümleyi bitiren işaretler kullanılamaz. Kaldı ki alıntılarda tırnak kullanmak mecburiyeti yoktur. Alıntı virgülle de ayrılabilinir. O zaman soru işareti nereye sığdırılacak? Alıntılar cümlenin tamamını oluşturmuyorsa alıntı sonlarında işaret kullanmıyorum ve kullanmayacağım. Kullananlara da yanlış yapıyorsunuz, diyeceğim.

Bizim kafamız karışık. Daha neyin Türkçe olup olmadığını bile bilmiyoruz. Her dil, başka dillerden kelimeler ithal eder. Bu normal de Türkçeye ithal edildiği zaman iki türlü problemle karşılaşırız. Birincisi ithal edilen kelimeler Türkçe midir, değil midir? İkincisi ithal edilen her kelimeye ihtiyaç var mıdır? İkinciden başlayalım. Alınan kelime Türkçeye zenginlik katıyorsa Türkçenin o kelimeye ihtiyacı vardır. Dingil ve aks aynı anlamda olan iki kelimedir. Biri Türkçe diğeri değil. İlk bakışta aks kelimesi gereksizdir. Halkın kullanımında akis, müteharrik edilen dingildir. Türkçeye bir zenginlik katmıştır. O halde gereklidir ve artık Türkçedir. Böylece birinci problemin cevabı da yerini bulmuş oldu. İhtimal kelimesine ise gerek yoktu. Çünkü bu kelime Türkçeyi fakirleştirmiştir. İhtimal kelimesinin yaptığı işleri Türkçede ekler yerine getirmektedir. Eklerin kullanılamadığı yerlerde ise olabilirlik bunun tam karşılığıdır. İhtimalin kullanımı Türkçenin yapısını da bozmuştur. Bu yüzden zararlı da olmuştur ve ne yazık ki yerleşmiştir. TDK ihtimal yerine olasılık diye bir şey üretti. Karşı çıkanlar "Türkçede -asılık eki yoktur" diye ısrarla itiraz ettiler. Savunanlar ise "hayır, vardır" diyemediler. Şimdi burada ben söylüyorum: Türkçede -asılık eki vardır. -ası ve -lık eklerinden oluşur. -ası eki, fiilimsi ya da sıfat fiil türeten son derece işlek bir ektir. Yalnız fiilimsiler nadiren kalıcı isim oluştururlar. -lık eki ise isimden isim türeten çok işlek bir ektir. "Olasılık" kelimesi, zorlamayla da olsa şekil bakımından doğru bir kelimedir. Anlam bakımından incelendiğinde ol fiil kökü doğrudur. İhtimal olmakla ilintilidir. -ası eki; istek, ihtiyaç belirtir. İhtimal, her türlü şarttan bağımsızdır. Bir şey olur veya olmaz. Olabilme durumuna ihtimal denir. Bu sebeple olasılık kelimesi anlam bakımından yanlıştır. Başka bir dilde karşılığı olmayan bu kelime Türkçe de değildir. Dil bilimciler Türkçeye gerçekten hizmet etmek istiyorlarsa zaten gereksiz olan kelimelerle uğraşmamalıdırlar.

Kompüter, henüz ülkemize gelmeden elektronik beyin adı verildi. Sonra bilgisayar kelimesi türetildi. Bazı dilciler yine ısrarla itiraz ettiler. Neymiş, bilgi sayılmazmış. Kompüter ülkemize geldiği zaman gördük ki yaptığı iş sadece ve sadece bilgiyi saymakmış. Bu yüzden de bilgisayar toplumda derhal karşılığını bulmuştur. Artık kompütere başka bir şey diyen yok.

Dilcilerin dilsizliklerine başka örnekler de verilebilinir ama bizim temel konumuz bu değildir. Her işimizde olduğu gibi dil konusunda da gâvur yapar, biz tercüme ederiz. İşte bu yüzdendir ki artikülasyon bozukluğuna çözüm üretmek de şu karşınızdaki fakire kalmıştır. Halbuki sadece bu işten geçimini temin eden binlerce kişi vardır. Muhtemelen benim metodumu kullananlar da vardır. Benim yöntemlerimle başkaları para kazanırken ben para harcıyorum. Halkımızdan da gerekli desteği alamazsam devamını getirmeyeceğim.

Konuşmamızın ilerleyen bölümlerinde ilk defa duyacağınız kavram, tanım ve terimlere de değineceğim. Şimdi konuşma bozukluklarına kısaca değinelim, diyecektim ama o kadar çok yanlış anlatımlar vardı ki ayıklayınca geriye bir şey kalmıyordu. Mesela:

GILAMA:

"R) ünsüzünün, küçük dilin titremesiyle boğazda meydana gelmesidir" diyorlar.

Küçük dilin titremesiyle nasıl r çıktığını anlayamadım. Bırakın r'yi, bırakın başka bir harfi, bırakın herhangi bir ses çıkarmayı, küçük dil oynatılamaz bile. Bunu başarabilen gerçekten büyük bir meziyet sahibidir. Bu tanım yetersizdir.

ISLIKLAMA:

"S) ünsüzünün şiddetini abartmaktan ileri gelir. Dil üst dişlerin iç tarafına dayanıp hava dişlerin arasından sızarsa bu yanlış ortaya çıkar" diyorlar.

Dilinizi üst dişlerin iç tarafına koyup s çıkarmaya çalışın. Çıkaramayacaksınız. Çünkü s ünsüzü sürekli ve sessizdir. Sesletilebilmesi için nefes akışının devam ediyor olması şarttır. Dil üst dişlere doğru sürüklenirse nefesin önü kesilir. Bu yüzden bu noktadan s değil, d veya t çıkar. Ancak dil ucu dişlerin hemen gerisindeki üst damağa götürülürse s'ye benzer bir ses çıkar. Dil ucunu dişe doğru birazcık iterseniz bu ses de kaybolur. Böyle anlatmak istiyor olabilirler. Bu tanım eksiktir.

Ben kapasitesi sınırlı olan bir insanım. Buna rağmen ses eksikliği çözümü bana kalmıştır. Demek ki bana kadar Türkçenin fonetiği ile kimse ilgilenmemiş. İlgilendiğim alan ise konuşma bozukluklarının tamamı değil, bir veya birkaç harfin telaffuz edilememesidir. Kısaca ses eksikliği.

Harflerin Çıkakları, seslerin çıkış yerlerinin fark ettirilmesini esas alan bir çalışmadır. Dil bilimciler ş sesinin c ve d; j sesinin t ve ç seslerinin kaynaştırılmasıyla çıktığını iddia ederler. Bu iddia doğru mudur bilmem. Sadece ş veya j söyleyemeyenlerin ş veya j profesörü olmak istediklerini sanmıyorum. Bu sesleri söylesinler yeter. Bu yüzden d sesindeyken dil geri çekilirse ş, ş sesindeyken ses telleri titreştirilirse j çıkar diyorum.

Seslerin çıkakları ile ilgili kim bilir ne zamandan kalma tanımlar vardır. Konuşma bozukluklarında üst dişlerden s, küçük dilden r çıkarma gibi bu tanımlardan da anılan ses çıkmamaktadır. Hiç de çıkıyor mu diye merak eden olmamış.

Çok uzun yıllar önce bir grup Yunan filozofu çimlerin üzerine oturmuşlar, eşeğin kaç dişi olduğunu tartışıyorlarmış. Her biri bir sayı söylüyor, geri kalanlar bu sayıya şiddetle karşı çıkıyorlarmış. Tartışma hararetinin doruğa çıktığı bir sırada içlerinden biri "yahu ne kavga ediyorsunuz, şurada otlayan eşeğin dişlerini saysanıza" demiş. İnşllah sayacak biri çıkar.

Ç, f, h, k, p, s, ş, t harfleri, sert harfler olarak tanımlanır. Bu harflerden sonra gelen -de -den eklerindeki d de sertleşerek t'ye dönüşür. Hangi kaynağa bakarsanız bakın, benzer ifadelere rastlarsınız. H harfi. Kenan Aydın gibi varlığı bile belli değildir. Nasıl sert ünsüz olur? Neye göre sert veya sertlik nedir? Eğer fazla nefes tüketimi ise v, f ile aynı ve hatta biraz daha fazla nefes tükettirir. Onun da ötesinde h harfi en fazla nefes tükettiren harftir. Öyleyse en sert ünsüz bu olmalı. Garibanın varlığı bile belli değil. Bir harf neye göre sert, neye göre yumuşak olur? Bunlardan ç, c'den; k, g'den; p, b'den; t, d'den serttirler. Çünkü çıkarılabilmeleri için daha fazla nefes basıncına ihtiyaç duyarlar. F, h, s, ş sert değildirler. O zaman d'nin t'ye dönüşmesi sertlikle ilgili değildir. Ancak h hariç her birinin çıkakları bakımından eş harfleri vardır. Aynı yerden çıkarlar. Bunlar c-ç, d-t, f-v, g-k, b-p, s-z, ş-j'dirler. Ben bunlara "ses çiftleri" diyorum. Süreksiz olanlar, ağız içindeki nefes basıncının yüksek veya düşük olması ile, sürekli olanlar ses tellerinin titreşip titreşmemesi ile birbirinden ayrılırlar. Yalnızca ç, k, p, t harfleri serttirler. Bunların eşleri olan b, c, d, g sesleri kelime sonlarında bulunmazlar. Çünkü kelime sonlarında sertleşme eğilimi gösterirler. Yalnız unutulmamalıdır ki Türkçede bir genel kural, bu kurala uymayan istisnalar daima vardır. Ad, od kelimelerinde olduğu gibi. D'nin t'ye dönüşmesinin de benzer sebebi olması gerekir. Benim görebildiğim iki sebep vardır. Ses çiftiyle karışmasını önlemek ve söyleyiş kolaylığı sağlamak için d-t dönüşümü oluşmaktadır. Hepsi tamam da h'nin ses çifti hangi sestir? Ünlü seslerin tamamı h ile ses çifti oluştururlar. Hangi ünlü ile birlikte bulunuyorsa o ünlünün çıktığı yerden çıkar. Böylece d-t dönüşümünde ses çiftlerinin karışmasını önlemek iddiam istisnasız olarak yerine oturmuş olur. Söyleme kolaylığı için sadece birkaç örnekle yetinip asıl konumuza dönelim. Bezde, bezte; beste, besde; beçte, beçde; becde, becte.

Konumuza dönelim. Önce yarı ünlülerden başlayalım: Bunlar ince a, ince ı, ince o, ince u sesleridir. Tek başlarına söylenemezler. Hemen kalınlaşma eğilimindedirler, süreksizdirler. Bu özellikleriyle ünsüzdürler. Bir ünsüzle birlikte söylendiğinde hece oluştururlar. Bu özelliği ile de ünlüdürler. Hem ünlü hem ünsüz özelliği gösteren bu sesler Türkçenin öz yapısında bulunmamakla birlikte Türkçeleşmiş kelimelerde görülürler. Kâğıt, biyoloji vb. bu bakımdan Türkçe grameri içerisine alınmalıdırlar. Yarı ünlü kavramı ilk defa bu kitapta (Konuşmada Ses Eksikliğini Giderme Yöntemleri) yer almıştır.

Kalem sözü telaffuz edilirken çıkarılan k ile kelam sözü sesletilirken söylenen k birbirinden farklıdır. Birincisi kalın, ikincisi incedir. Kalın olanla yarı ünlü sesler çıkarılamazlar. Yarı ünlüleri söyleyebilmek için ince ünsüz kullanılmalıdır. Kâ;, kî, kô, kû gibi. Bütün bu seslerde kelam sözü söylenirken çıkarılan k kullanılır.

Ke söyleyelim, sonra yine ke diyecekmiş gibi hazırlanıp e yerine a sesletelim. A değil ince a çıkacaktır.

Yine g, k, l ünsüzlerinin incesi ve kalını var, diğer ünsüzlerin incesi kalını yoktur ifadesine rastlarsınız. Hatta bu seslerin abeceye girmesi gerektiği bile savunulmuştur. Bu da yanlıştır. Diğer ünsüzlerin de kalını incesi vardır. Örnek olarak r'yi anlatırken siz de şahit olacaksınız.

Bir çözüm ürettiğinizi düşünüyorsanız metodolojisini de ortaya koymanız gerekir.

Ses Eksikliğini Giderme Yöntemi

Sesleri belirleyen ağız ve dil yapısıdır. Ağız içi ve dil hareketleri sınırlı olduğu için sesler ile ağzın ve dilin konumlanmaları arasında benzerlikler vardır. Bir sesten diğer sese geçiş küçük değişiklikle sağlanmaktadır. Ses eksikliğini giderme yöntemi de bu özelliği esas alır. Eksik olan ses, onun ağız ve dil biçimine en yakın ağız ve dil biçimine sahip seslerden elde edilir. Ağız ve dil konumlanmaları arasındaki fark giderilerek eksik sese ulaşma amaçlanır. Bu yöntem dünyada konuşulan her dil için geçerlidir.

Özet olarak yöntem, en yakından olmayana ulaşma çalışmasıdır.

Eksik olan ses bir kere bulunduktan sonra dilin yerine dikkat edilerek bu yer hafızaya kazınıncaya kadar bulma işlemine devam edilir. Sonra da alışkanlığı yenme alıştırmalarına başlanmalıdır. Bunun için eksik olan sesin önüne ve arkasına ünlü sesler konarak heceler elde edilmelidir. Her şey yolunda gittiyse alıştırmalar, ezberleninceye kadar çalışılmalıdır.

R sesi

Sürekli, sesli bir ünsüzdür. Sesler hece durumuna göre sınıflandırılırsa hece oluşturabilen seslere ünlü, hece oluşturamayan seslere ünsüz sesler denir. Ses durumuna göre sınıflandırmada ise ses telleri titreştirilerek çıkarılan seslere sesli, ses telleri titreştirilmeden sadece nefes akışıyla elde edilen seslere sessiz sesler denir. Bir kaynakta t sesinin sesli olduğunu okudum. Ses durumuna göre sınıflandırma ilk defa bu kitapta kendine yer bulmuştur. Bu arkadaşımız da herhalde farklılık yaratmak istemiş, t'yi sesli harfler arasına sokuvermiş. Ses üretebilmek için kesinlikle ses telleri titreştirilmelidir. Ses telleri de aralarından geçen nefes akımıyla titreşirler. Türkçeyi bilmiyorsunuz, bunu anladık da bazıları sesi de bilmiyorlarmış. T'de nefes akımı yoktur ki ses teli titreşsin de bu sesli harf olsun. Belki de ses tellerini mızrapla titreştiriyordur.

R, dilin orta kısmının iki yanı, üst dişlerin iki yanına temas halindeyken dil ucunun üst damağa değdirilerek dil, hava akımıyla titreştirilirken ses dalgalarının çıkarılmasıyla (ses tellerinin titreştirilmesiyle) elde edilir. En yaygın ses eksikliğidir. R sesinin söylenişinde ve Y sesinin söylenişinde ağız yapısı aynıdır. R eksikliğini doldurmak için de kullanılır. Y sesi, R sesi için kaynak oluşturur.

ya, ye, yı, yi, yo, yö, yu, yü heceleri sırasıyla ayna karşısında söylenir. Ünlü sesin durumuna göre y sesinin nasıl değiştiğine dikkat edilir. Ünlü sesler, ünsüz sesleri okutan sesler olduğundan bu değişim bütün ünsüzler için de geçerlidir. Mesela ünsüzün önünde veya arkasında yuvarlak ünlü varsa ünsüzler de dudaklar önde ve yuvarlatılmış haldeyken çıkartılır. Önce bir yyyyiiii ses dizileri çıkarılır. Sonra yine yyyyiiii denecekmiş gibi hazırlık yapılır, i sesi çıkarılmadan yyyyyyyyyyyyy sesletilir. Sonra yyyyy sesletilirken dil ucu sağa-sola, aşağı-yukarı oynatılır. yyyyy ses dizisinde kopukluk olmamalıdır. yyyyy kesiliyorsa ya abartıya kaçılmıştır ya da ağız durumu değiştirilmiştir. Ayna karşısında tekrarlanarak hatanın nerede olduğu tespit edilir. Her şey yolunda veya yoluna girmiş ise yyyyyy sesi söylenirken dilin ucu, yukarı damağa sürüklenerek çıkarılır ve üst damağa değdiği anda y, r'ye dönüşür. yyyyyrrr sesletilmiş olunur. Burada dilin üst damağa değdirilirken titreşebilmesi için serbest bırakıldığına (dil kasılmamalıdır) dikkat edilmelidir. Süreklilik dil ucunun titreşmesiyle buradan sızan ve dilin yanlarından geçen hava ile sağlanır. Yyyyrrrr sesi çıkarılmıştır. Rrrrr sesindeyken dil ucu geriye doğru çekilirse r’nin giderek kalınlaştığı görülür. Hani g, k, l dışındaki ünsüzlerin incesi kalını yoktu? R'yi kazanmak bu kadar kolaydır. Sıra alışkanlık haline getirmeye geldi.

Y sesinden r sesine geçişte dil konumuna dikkat edilmelidir. Y sesinde dil ucu serbesttir. R sesinde ise üst damağa değer ve nefes akımıyla da titreşir. Hava, dilin üst damağa değdiği yerden dil ucunu aralayarak çıkar. Sanki pek çok r söyleniyormuş gibi olur.  Fark sadece budur. Bu geçiş defalarca yapılmalıdır. Yeteri kadar alıştırma yapıldığına kanaat getirdikten sonra yir çalışmasına geçilir. önce yyyyirrrr çalışılır. Sonra y sesi bire indirilerek yirrrr telaffuz edilir. En sonunda da yir çalışılır. Bu telaffuza bıkıncaya kadar devam edilir. Sonra yü hecesindeki yyyy çıkarılır. Buradan r sesine geçilirken araya ü sesi sıkıştırılır. yyyyürrrr. Aynı yir alıştırılmalarında olduğu gibi önce baştaki y bire, sonra da sondaki r bire indirilerek yür hecesi elde edilmeye çalışılır.

Diğer ince ünlüler için de benzer yol izlenir. yö hecesindeki yyyy çıkarılır. Bu durumda y sesinin de dudaklar öndeyken telaffuz edildiğine dikkat edilir. Bu özellik bütün ünsüzler için de geçerlidir.

yyyyirrrrrr     yirrrrr         yir     

yyyyürrrrr     yürrrr         yür   

yyyyörrrrr     yörrrr         yör   

yyyyerrrrr     yerrrr         yer   

Kenan Aydın

   
 
Anasayfa Kurumsal İletişim